En Sıcak Konular

Yusuf Kaplan
Yeni Şafak

Yusuf Kaplan
0 0 0000

Hicret: İddiaları terketmeme yolculuğu



Müslümanlar iki asrı aşan bir süredir İslâm'dan "hicret" [göç] ettikleri içindir ki, tastamam göçmüş vaziyetteler. Medeniyet göçmüş, "medîne" yerle bir olmuştur artık.

Hicret, Medîne'ye göç demektir. Fakat eğer medîne göçmüşse, medeniyet de göçmüş, zaman ve mekân üzerindeki tarihî yürüyüşü sona ermiş demektir.

O halde, vakit, yeniden Hicret'e hicret etmek; Hicret Ruhu'nu, Hicret Bilinci'ni yeniden diriltmek; böylelikle yeni bir medîne inşâ etmek, yeni bir medeniyet silkinişi gerçekleştirmek vaktidir. Onun için bir hicret tasavvuruna ihtiyacımız var; hemen ve şimdi.

Müslümanların, içerden ve dışardan çepeçevre kuşatıldıkları, İslâm'la ve dünyayla ilişkilerinin sakatlandığı; zor/lu, "dondurucu", "ölümcül" bir kış mevsimi yaşadıkları; kapkaranlık, zifiri bir geceye mahkûm olarak pergellerini şaşırdıkları bir zaman diliminde, yeni bir bahar mevsiminin tohumlarını ekmelerini, meyvelerini yeşertmelerini, ürünlerini devşirmelerini mümkün kılabilecek bir hicret tasavvuruna her zamankinden daha fazla ihtiyaç hissettikleri artık gün gibi ortada.

Yeni bir hicret tasavvuru icat edebilirsek, yeni bir medeniyet tasavvurunun nasıl geliştirilebileceğinin ipuçlarını da yakalayabiliriz. Bunun yolu, Hz. Peygamber'in kişisel tarihini çok iyi kavramaktan geçiyor.

Hz. Peygamber'in kişisel tarihini bir bütün olarak anlamadan, Kur'ân'ı da, İslâm'ı da, dünyayı da, dünyanın sorunlarını da anlayamaz, kavrayamaz ve anlamlandıramayız; dolayısıyla İslâm'ın insanlığa nasıl bir hayat ve dünya tasavvuru sunduğunu; bu tasavvuru nasıl hayata geçirdiğini, bu tasavvura hangi hâl ve şartlarda, hangi zor/lu zamanlarda nasıl hayatiyet kazandırdığını da göremez ve kavrayamayız.

Hz. Peygamber'in kişisel tarihini, vahiy öncesi ve vahiyle birlikte başlayan süreç olmak üzere iki ana döneme ayırarak inceleyebiliriz.

Hicret, Hz. Peygamber'in kişisel tarihinin ve dolayısıyla vahyin hayata aktarılış pratiğinin dönüm noktalarından biridir. Ancak Hz. Peygamberin kişisel tarihinde "bedenleşen" ve Müslümanların yeni bir medeniyet tasavvuru icat etmelerini mümkün kılan uzun bir yolculuk olan hicretin üç sacayağının varolduğundan sözedebiliriz:

Birincisi, Hz. Peygamber'in dünyaya "hicret"i (=Hz. Peygamber'in doğuşu / çağın ruhunu ve sorunlarını kavrama süreci). İkincisi, vahiyle birlikte İnsanlığın İslâm'a hicreti (=İslâm'ın doğuşu / dâhilî temas süreci). Üçüncüsü de, Müslümanların Mekke'den Medîne'ye hicret etmeleriyle birlikte bir medîne (kendi "şehir"lerini / insan ve toplum tipini ve dünya tasavvurunu) inşâ etmeleri ve müslüman medeniyetinin hangi temeller üzerine inşâ edilebileceğinin ipuçlarını vermeleri (=İslâm medeniyetinin doğuşunu mümkün kılan temel tasavvurun icadı /hâricî temas süreci).

İslâm'ın nasıl bir "dünya" vadettiğinin kavranabilmesi için Hz. Peygamber'in kişisel tarihinin sadece vahiy-sonrası dönemine bakmak yeterli değildir; vahiy-öncesi döneme de bakmak kaçınılmazdır: Bu, sadece vahyin vadettiklerinin ve imkânlarının farkedilebilmesi için değil, şirk'in zaaflarının ve yolaçtığı şirret, şiddet ve zulmetin insanları ne tür derin ve sarsıcı zafiyetlere garkettiğinin farkedilebilmesi, görülebilmesi; dolayısıyla vahyin şirkten ayırt edilebilmesi ve ayıklanabilmesi için de şarttır.

İşte vahyin şirkten hangi bakımlardan esaslı farkılılıklar arz ettiğinin görülebilmesi, dolayısıyla şirkin zaaflarının ve ürettiği zafiyetlerin, zulmetlerin ortadan kaldırılabilmesi ve vahyin imkânlarının hem hayata geçirilebilmesi, hem de bu imkânların alanlarının genişletilebilmesi ve çoğaltılabilmesi için Hz. Peygamber'in kişisel tarihinin vahiy öncesi döneminin de kavranması zorunludur. Bu, müslümanların pergellerini şaşırıp şaşırmadıklarını, vahiyle şirki birbirine karıştırıp karıştırmadıklarını, hatta şirki vahyin yerine ikâme etme yanlışı içine düşüp düşmediklerini test edebilmeleri, fark edebilmeleri, kısacası istikballerini vahy üzere kurabilmeleri açısından da son derece önemlidir.

Hicret, Müslümanların içinde yaşadıkları toplumla temasa geçtikleri anda karşılaştıkları zorlukları, kuşatmayı, yok etme taarruzlarını göğüsleyebilmek için giriştikleri bir varoluş, direniş ve kendi kaderlerini ve geleceklerini kendi ellerine alma mücadelesinin nasıl verileceğinin ve nasıl hayata geçirileceğinin formülünü, usûlünü veren bir silkiniş eyleminin ve sürecinin adıdır: Medîne inşâ edilmelidir ki, o medine pratiğinden bir medeniyet tasavvuru çıkarabilmek mümkün olabilsin.

Hicret, varolmak, varolabilme iradesine sahip olabilmek demektir. Hicret, varlığını her dâim hissettirebilmek, dolayısıyla müslümanların müslümanca varolma kaygılarını yok etmeye kalkışanlara karşı muhkem ve sarsılmaz bir direnç, bir silkiniş, bir diriliş ruhu geliştirebilmek, bu ruhu her dâim canlı ve diri tutabilmek demektir.

Hicret, iddiaların terkedilmemesi, iddiaları terketmenin sonsuza dek terkedilmesi, dolayısıyla yeni bir fetih, yeni bir sıçrama, yepyeni bir ruh ve taptaze bir özgüvenle donanma yolculuğudur. O yüzden, istikbal her ân hicrete doğru olduğu zaman İstiklal sağlanabilir ve korunma altına alınabilir ancak: O halde, İstikbal hicrete bağlı, İstiklâl hicret'te gizlidir, diyorum.

Not: 5 yıl önce bu sütunda yayımlanan bu yazıyı küçük değişiklerle yeniden yayımlıyorum.



Bu yazı 695 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Temmuz 2008 Ergenekon'la “dolmuşa bindirilmediğimizden” emin miyiz?
    • 21 Temmuz 2008 Televizyonu dönüştürmek ve dil kurmak
    • 14 Temmuz 2008 Medya, nasıl seküler 'kilise'lere dönüştü?
    • 27 Haziran 2008 Travma ve yok oluş süreci
    • 27 Haziran 2008 Travma ve yok oluş süreci
    • 26 Mayıs 2008 Küresel İngiliz hâkimiyetine doğru (mu?)
    • 19 Mayıs 2008 İngilizlere dikkat!
    • 28 Nisan 2008 Laikçilik zırhıyla Türkiye'yi satıyorlar!
    • 25 Nisan 2008 Medeniyet yoksa, medîne de, din de yok olur
    • 18 Nisan 2008 Peygamberî çağ/rı
    • 24 Mart 2008 Çağa tanıklık, peygamberî soluk ve öncü varoluş kuşağı (2)
    • 17 Mart 2008 Türkiye bağımsızsa, Türkiye'yi bağlayan şey ne öyleyse?
    • 14 Mart 2008 Yalıtılmış masal perdesinden ruhsuz heykeller yapmak
    • 10 Mart 2008 "32. Gün"ün yaptığı şey televizyonculuk mu?
    • 3 Mart 2008 Aydınlanma mı dediniz? Peki, nerede Kant'ınız, Diderot'nuz, Voltaire'iniz?
    • 25 Şubat 2008 Kurumları kezzapladık, şimdi sıra insanlarda mı?
    • 18 Şubat 2008 Konya modeli
    • 15 Şubat 2008 Türkiye neden durdurulmalı; ama durdurulamaz?
    • 11 Şubat 2008 'Medya terörü' derhal durdurulmalı!
    • 4 Şubat 2008 21. yüzyılı "Türkiye" başlatacak...

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,739 µs