En Sıcak Konular

Yusuf Kaplan
Yeni Şafak

Yusuf Kaplan
0 0 0000

Yeter artık! Aklımızı başımıza devşirelim!



Türkiye, kendine özgü imkânları ve kendine özgü zaafları olan ender ülkelerden biri. Ama imkânlarımızın da zaaflarımızın da neler olduğunu bilmeyen bir entelijansiyanın hükümfermâ olduğu belki de dünyanın tek ülkesiyiz.

Sözgelişi, kimilerine göre, laiklik en büyük imkân; kimilerine göre ise en büyük düşman. Laikliğin kendine özgü imkânları olduğunu da, kendine özgü zaafları olduğunu da akl-ı selimle ve soğukkanlılıkla tartışabilecek insanlar pek yok bu ülkede.

Bunun nedeni, Türkiye'de laikliğin her şey yapılması ve kutsanmasıdır. Laiklik, özellikle de daha felsefî düzlemde, sekülerlik formuyla, Batı uygarlığının yaratıcı ruhunu ve kurucu iradesini oluşturmasına rağmen, Batı'da bile aslâ Türkiye'de olduğu gibi kutsanmaz.

Oysa laiklik, beşer ürünü bir şeydir; ve Batı'da kilisenin Batı dünyasının ve insanının önünü tıkadığının görülmesinden sonra geliştirilmiştir. Üstelik de, kilisenin, Batı toplumlarının ve Batılı insanın önünü tıkadığı için içine sürüklendiği açmaz'dan kurtulması için geliştirdiği şey, esas itibariyle laiklik de değil, sekülerlikltir.

Batı toplumları ve Batı insanı, sekülerlikle birlikte aklını, bireyselliğini, özgür iradesini kullanmaya başlamıştır ama kimi zaman sorumsuzca kullanmaya başlamıştır bunları: Sonuçta, kilisenin tasallutundan kurtulmuş; ama bu kez, aklı ve akıl ilkesi üzerine geliştirilen bilimi ve teknolojiyi kutsamaya başlamış, bilimin ve teknolojinin tutsağı olup çıkmıştır.

Dolayısıyla sekülerleşme Batılı insanı ve Batılı toplumları kilisenin tasallutundan kurtarmış; ama bu kez bilimin ve teknolojinin kapanına kıstırmıştır. Başka bir deyişle sekülerlik, sonuç itibariyle niteliksel bir özgürleşme değil, niceliksel bir özgürleşme üretebilmiştir.

Bu yüzdendir ki, gelinen noktada, bütün çağdaş Batılı düşünürlerin yüksek sesle dillendirdikleri gibi, insan'ın, kâinât'ın ve gezegenimizin varlığı ve geleceği bile tehlikeye girmiştir. Araçlar insana hükmetmeye başlamıştır: Hayat, anlamsızlaşmış, her şey izafileşmiş, toplum çökmüş, aile kurumu yok olmaya yüztutmuştur.

Bütün bunlar, sekülerleşmenin / dünyevîleşmenin kaçınılmaz sonuçlarıdır. Ve Batılı düşünürler, o yüzden, sekülerliği bütün imkânlarıyla ve zaaflarıyla köklü bir şekilde eleştirmekte, tartışmakta, insanlığın varoluş sorunlarının sekülerliğin dışında nasıl aşılabileceği sorunu üzerinde kafa yormaktadır.

Türkiye'de bırakınız sekülerliği, 18. ve 19. yüzyılın, -çoktan tarihin çöpsepetini boylamış- ilkel bir laiklik ve pozitivist bilim anlayışı mutlaklaştırılabilmekte; bu kavramların anavatanı olan Batı'da çoktan terkedilen bu ilkel bilim ve laiklik anlayışını savunanlar bu ülkede kendilerini hâlâ çağdaş; buna karşı çıkanları ise çağdışı ilan edebilmekte ve bu tabansız, ilkel, patolojik, çağdışı laiklik ve bilim algısı zorla topluma dayatılabilmekte ve bu dayatmaya karşı çıkanlar da kolaylıkla lanetlenebilmekte ve dışlanabilmektedir.

Türkiye, bu tabansız, tarih-dışı, ezberci, ilkel kafa yapısını daha fazla ne kadar kaldırabilir; insanın aklını, zihnini, beynini, vicdanını, yüreğini hiçe sayan bu kör ve ezberci zihin yapısıyla ve ilkel zihniyetle nereye nereye kadar gidebilir ve dünyaya gerçekten dişe dokunur bir şeyler söyleyebilir mi; biraz düşünelim.

Yeter artık!

Aklımızı başımıza devşirelim lütfen!

 

 



Bu yazı 679 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 28 Temmuz 2008 Ergenekon'la “dolmuşa bindirilmediğimizden” emin miyiz?
    • 21 Temmuz 2008 Televizyonu dönüştürmek ve dil kurmak
    • 14 Temmuz 2008 Medya, nasıl seküler 'kilise'lere dönüştü?
    • 27 Haziran 2008 Travma ve yok oluş süreci
    • 27 Haziran 2008 Travma ve yok oluş süreci
    • 26 Mayıs 2008 Küresel İngiliz hâkimiyetine doğru (mu?)
    • 19 Mayıs 2008 İngilizlere dikkat!
    • 28 Nisan 2008 Laikçilik zırhıyla Türkiye'yi satıyorlar!
    • 25 Nisan 2008 Medeniyet yoksa, medîne de, din de yok olur
    • 18 Nisan 2008 Peygamberî çağ/rı
    • 24 Mart 2008 Çağa tanıklık, peygamberî soluk ve öncü varoluş kuşağı (2)
    • 17 Mart 2008 Türkiye bağımsızsa, Türkiye'yi bağlayan şey ne öyleyse?
    • 14 Mart 2008 Yalıtılmış masal perdesinden ruhsuz heykeller yapmak
    • 10 Mart 2008 "32. Gün"ün yaptığı şey televizyonculuk mu?
    • 3 Mart 2008 Aydınlanma mı dediniz? Peki, nerede Kant'ınız, Diderot'nuz, Voltaire'iniz?
    • 25 Şubat 2008 Kurumları kezzapladık, şimdi sıra insanlarda mı?
    • 18 Şubat 2008 Konya modeli
    • 15 Şubat 2008 Türkiye neden durdurulmalı; ama durdurulamaz?
    • 11 Şubat 2008 'Medya terörü' derhal durdurulmalı!
    • 4 Şubat 2008 21. yüzyılı "Türkiye" başlatacak...

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,775 µs