En Sıcak Konular

İsmail Kara yakın tarihe ilişkin konuştu

8 Temmuz 2008 10:27 tsi
İsmail Kara yakın tarihe ilişkin konuştu Prof. İsmail Kara yakın tarihe ilişkin ilginç açıklamalar yaptı. "Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti olarak kurulmuştur, laik bir devlet olarak değil" dedi.

Profesör İsmail Kara'nın Star gazetesinde yayımlanan bir röportajında ilginç detaylar yer aldı. Kara, "Türkiye Cumhuriyeti bir din devleti olarak kurulmuştur, laik bir devlet olarak değil"diyor.

Röportaj metninin tamamı:

Son kitabınızda, Türkiye'de din mevzusunun entelektüel bir tartışma konusu olmadığını söylüyorsunuz. '60'lara kadar aydın, bürokrat, sivil herkesin hayatında din, entelektüel bir tartışmanın konusuydu daha sonra ise siyaseten bir kesime hasredildi' şeklinde bir tespitiniz var. Din mevzusunun bugün hala bir kutuplaşma konusu olmasının kökenleri nereye dayanıyor?

Aslında bizim dinle problemli hale gelişimiz Osmanlı modernleşmesinin başlarına kadar uzanır. Bu anlaşılır bir şeydir. Felsefi olarak modernleşme dediğimiz hadisenin dinle problemli olan bir tarafı var. Cumhuriyet inkıláplarıyla bu problemli hal daha da katmerlendi. Buna rağmen 1960 İhtilaline kadar Türkiye'de din herkesin meselesiydi.

Ne şekilde tartışılıyordu?

Aslında tartışma yoktu. Zaten 1946'ya kadar din merkezli bir tartışma yürütmek söz konusu değildi. Türkiye'de din meselesini tartışmak 2. Dünya Savaşı sonrası şartlarında yeniden gündeme geldi ve bunu Ankara gündeme getirdi, politik gerekçelerle ve biraz da tek parti yıllarının mantığını tadil ve tashih etmek için. Siyasi merkez bu şekilde kendisini bir basamak yukarıya çıkarmış oldu. 60 İhtilali ve peşi sıra bütün ihtilaller din meselesini düşman bir hane olarak gösterdi. İki veya üç düşman haneden biri irticaydı. Tarife bakarsanız irtica; devleti ele geçirmeye çalışan din merkezli siyasi hareketlerdir. Oysa kesinlikle bu değildir. Din meselesini dar bir dairenin içine hapsetmek için kasıtlı olarak yapılmış bir tanımlamadır bu. İrtica aslında en geniş manasıyla dindir.

Demokrat Parti'nin 'irtica'yla ilişkisi nasıldı?

Demokrat Parti'nin irticayla ne alakası olabilir. Bütün üst yönetici zümresi zaten Halk Partili'ydi.

DP'nin dinle işi yoktu

Çok partili hayata geçişi mümkün kılan biraz da din meselesine mesafeli yaklaşma teminatı mıydı? Atatürk ve Cumhuriyet ideolojisinin korunup kollanacağı taahhüdü....

Bu çerçevede siyasi olarak gizli bir anlaşma var mı? Varsa da bu yadırganacak bir şey değil. Fakat şöyle bir anekdot var, kitapta da zikrediyorum; Sabri Sayar adında bir akademisyen 1967 yılında hususi bir sohbette İnönü'ye diyor ki: 'Durup dururken niçin demokrasiye geçtiniz?' İnönü'nün verdiği cevap çok enteresan; 'Sadece laiklik politikalarının tutup tutmadığını denemek istedim.'

Bu siyasi bir cevap değil mi? 

Olabilir fakat bunun bence doğru bir tarafı da var: 1944-50 yılları arasında DP iktidara gelmeden önce Halk Partisi'nin yani Cumhuriyet ideolojisini kuran takımın laiklikle ilgili yaptığı bütün tashih ve düzenlemeler, o gün bugün hakim çizgi olagelmiştir. Yani imam hatip okullarının, ilahiyat fakültesinin açılması, din derslerinin konması, hacca izin verilmesi vs. bütün bu düzenlemeler Demokrat Parti iktidara gelmeden önce yapılmıştır. Demokrat Partiye lütfen bırakılan ezanın asli haline dönüştürülmesidir.

Erbakan da değişti

Demokrat Parti'nin din meselesiyle bir işi yoksa dindar halkın teveccühünü nasıl kazandı? 

Çok partili hayata geçiş ister istemez Türk toplumunun tabii unsurlarını harekete geçirmiştir. Seçimler halkın tercihlerini, Müslümanlığı daha bir görünür hale getiriyor. Bu demokrasinin tabiatında olan bir şey. Türk halkı siyasi merkezle çatışmayı sevmez. Fakat önü açıldığı zaman bunu da sonuna kadar kullanıyor. Demokratikleşme bu kapıyı araladığı zaman buradan giriyor ve dönüştürüyor. Türk halkı Demokrat Parti'yi de dönüştürmüştür, Adalet Partisini de dönüştürmüştür, Erbakan'ı da...

Necmettin Erbakan nasıl bir dönüşüm geçirdi?

Erbakan, Adalet Partisi benzeri bir parti kurmak istiyordu. Halk onu bu noktada değiştirdi ve dönüştürdü.

Sadece bu mu dönüştürdü Erbakan'ı?

Değil tabii. 60 İhtilaliyle birlikte din meselesi parçalı bir hal aldı. Bir taraftan Türkiye'deki dini gruplar ve dini algılama biçimleri birbirinden uzaklaşmaya başladı, Mısır ve Pakistan'dan gelen tercüme hareketleri ile Türkiye'deki halkın Müslümanlığını pek benimsemeyen daha aktif bir din anlayışı devreye girdi ve 69-70 yılında ise ilk defa din merkezli bir politika yapılmasının önü açıldı.

CHP bugün ismiyle yaşayan bir parti, DP çizgisinde partiler de var; bu iki çizginin dinle ilişkisini birbirinden ayıran temel şey nedir?

Aslında Demokrat Parti'nin siyaseti yapan unsurları Halk Partisi'ndendir. Yani dine yaklaşımları arasında esasta bir fark yoktur. Ama istisnalar var tabii. Tevfik İleri gibi bir adam var.

'Dinin siyasete alet edilmesi' bir söylem olarak ilk ne zaman kullanılmaya başlandı?

Dinin siyasete alet edilmesinin (bu şekliyle değil ama 'irtica' şekliyle) tarihi 1908'dir. Ama hususen 31 Mart hadisesidir irtica edebiyatını ve dolayısıyla din-siyaset çatışmasını gündeme getiren. Cumhuriyet devri açısında da Demokrat Parti çok geç bir tarihtir. Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası, sadece tüzüğünde dine saygılı olacağına dair bir ibare kullandığı için irtica ile suçlanmış ve kapatılmıştır. 1926 İzmir suikastı probleminin de kaynağı budur.

Başta laik değildik

Ya Serbest Cumhuriyet Fırkası?


Onların da irticayla hiçbir alakası yoktur. Fethi Okyar'ın Mustafa Kemal Paşa'dan İsmet İnönü'den ne farkı var? Hatta onlardan daha liberal, programı itibariyle dinle irtibatı onlardan daha zayıf. Fakat ortaya çıkar çıkmaz halktaki karşılığı dinin hareketlenmesi olarak gözüküyor. Unutmayınız ki Adnan Menderes ilk siyasi deneyimlerini bu partide yaşamıştır.

Osmanlı modernleşme hareketinden bahsettiniz. Cumhuriyet ideolojisinin modernleşme projesi de dinileşme etkisi taşıyor. Bu ikisi arasındaki farkı nasıl netleştirebiliriz? 

Osmanlı modernleşmesi hem niyet hem netice olarak Müslüman kalmayı öne çıkararak modern dünyaya nasıl adapte olabileceğinin peşinde oldu. Cumhuriyetin ilk yılları da yani 1923-24 yılları da böyle geçmişti. Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti'nin bir din devleti olarak kurulduğunu söyleyebiliriz; zaten Anayasa'da Türkiye'nin dini İslam'dır ibaresi var. Bu ibare ancak 1928'de anayasadan çıkacaktır. Bugün cumhuriyetin olmazsa olmaz şartlarından biri olarak zikredilen laiklik 1937'de Anayasaya girdi. Yani cumhuriyet, laiklik ilkesi olmadan kuruldu. Cumhuriyet'in, Osmanlı modernleşmesinin bu din öncelikli tercihinden vazgeçiş tarihi 3 Mart 1924'tür. Yani halifeliğin kaldırılması. Türkiye'nin Müslüman kalarak modernleşmesi diye deklare ettiği bir şey artık olmayacaktır.

Neden öyle? Mesela Atatürk'ün Balıkesir hutbesini okuyunca bugünkü din álimlerine taş çıkartacak bir donanım ve üslup görüyorsunuz. O Atatürk gidiyor başka bir Atatürk mü geliyor? Konjonktürle mi açıklayacağız yoksa Kurtuluş Savaşı süreciyle ilgili bir takiyye mi bu?

Bu konuda iki fikir var. Yaygın olanı; Cumhuriyeti kuran kadronun aklında aslında laik bir Türkiye vardı ama realist bir politika takip ederek belli bir tarihe kadar bunu dini bir çerçevede götürdüler. Milli mücadelenin söylemi hilafetçi ve İslam birlikçi bir söylemdir, bu çok açık. İkinci yorum; aslında Cumhuriyeti kuran kadro elbette Osmanlı modernistlerinden biraz daha ileride bir modernleşme fikrine sahipti. Fakat Lozan müzakerelerine kadar bu kadronun kafasında 3 Mart 1924 tarihinde yaptıkları yoktu.

Sizce hangisi daha muhtemel?

Ben ikinci yoruma katılıyorum. Cumhuriyeti kuran kadronun din konusunda radikal düzenlemeler yapmak zorunda kalışını Lozan'a ilişkilendirmek doğru bir yaklaşım. En azından bu konuşulabilirse, Türkiye'de olup bitenleri açıklayabilecek şeylere ulaşabiliriz. Çok enteresan şeyler var; 3 Mart 1924 düzenlemelerini çok radikal düzenlemeler olarak zikrediyoruz, gerçekten öyle fakat buradaki düzenlemeye baktığımız zaman Ankara'nın kasıtlı olarak kendisine geri dönüşü mümkün kılan bir hareket alanı bıraktığını görüyoruz.

Atatürk takiyye yapmadı

Ankara halifeliğe dönüş kapısını mı açık tutmak istiyordu?


Bence öyle. Çünkü halifeliği öyle bir ilga ediyor ki, 'Halifelik Meclis fikrinde vardır' diyor, medreseleri kanunla kapatmıyor, Maarif Vekáleti'ne kapattırıyor. Yani geri dönüş imkánlarını hesaba katıyor. 1934'te yılında Ayasofya müze haline getiriliyor. Fakat Ayasofya'nın imamlık kadrosu bugün hala devam ediyor. Daha ilginci; 1925'te Hamdullah Suphi Tanrıöver bakanlar kurulu toplantısında, 'Türbelerin tekkelerin kapalı olması dolayısıyla talebelere Osmanlı devletinin padişahlarının türbelerini gezdiremiyoruz' diyor. Mustafa Kemal Paşa lafın nereye gideceğini biliyor, '10 yıl bu böyle devam edecek, ondan sonra gel, entarini giy, istediğin tekkeye şeyh ol' diyor.

Müstehzi bir ifade sanki...

Kimi yorumcular da öyle diyor, 'Hamdullah Suphi'yi atlatmak için demiştir, 10 yıl sonra kim öle kim kala.' Acaba böyle mi yoksa geri dönüş kapılarının bir işareti mi bu? Bence bu kurucu kadronun bildiği bu gizli niyetler 2. Dünya Savaşı sonrası şartlarda belki de biraz İnönü'nün siyaset etme üslubuyla alakalı olarak artık kesin ve geri dönüşü imkánsız bir hal kazanacaktır. İnönü'nün Sabri Sayarı'ya söylediği 'Laiklik tuttu mu tutmadı mı, bunu denemek istedik' cümlesini de bütün ironisiyle birlikte bu çerçevede tekrar mütalaa edebiliriz.

İslam ile laiklik varlık düzlemleri olarak birbirinin muadili iki şey değil. Buna rağmen bu tartışma ciddi bir kutuplaşmaya doğru gidiyor. Neden böyle?

Türkiye'nin yeni bir vatandaş tipi ortaya çıkarmasının tarihi Tanzimat Fermanı'na kadar gidiyor. Cumhuriyet bu sürecin devamıdır. Gayrimüslim unsurların sınırlarımızın dışında kalması veya gönderilmesi ile birlikte daha homojen bir nüfus yapısına intikal etmiştir ve daha Müslümanlaşmıştır.

Din-inkıláp el ele

Daha homojen ve Sünni mi hatta?

Büyük ölçüde Sünni. Devletin tercih ettiği din yorumu mezhep, meşrep, tarikat farklılıklarını din içerisinde bir bölünme olarak gören ve dolayısıyla dinin de tek tipleşmesini ve kendi içindeki bölünmüşlüklerini ortadan kaldırmasını talep eden bir din anlayışıdır. Onun için burada problem vatandaşlıkla alakalı bir şey değildir. Türkiye'nin laiklik tecrübesinde siyasi merkez 'Türk devletinin dini yoktur' şeklinde bir cümle hiçbir zaman kullanmamıştır. Bu çok enteresan değil mi? Niçin?

Diyanet diye bir kurum var zaten... 

Burada önemli olan şu: Türkiye'de Türk devletinin dini yoktur, cümlesinin toplumun hafızasında hiçbir karşılığı yoktur. Hatta Türk devletinin dini yoktur, dediğiniz zaman bu, vatandaşın kafasında devlet yoktur manasına gelecektir. Buna, Ankara bugün bile hassasiyet göstermektedir.

Peki 'dini inkılábın emrine vererek bir laikleştirme ya da modernleşme' projesi yürütülseydi sonuç nasıl olurdu? 

Soğukkanlı bir şekilde bakarsak siyaset yapan insanlar için zaten din siyaset için kullanılacak bir araçtır. Yani siyasetçilerin meseleye bu şekilde bakmasında çok da yadırganacak bir taraf yok. Önemli olan şu: Türkiye'de reel şartları gözetmek zorunda olan siyasetçilerin dışında, aydınların, üniversitenin din meselesine yaklaşımı Türkiye'nin tarihi ve aktüel şartlarını hesaba katarak gelişseydi biz bugün nasıl bir din ve laiklik, İslam ve laiklik yorumu manzarası veya birikimiyle karşı karşıya olacaktık. Cumhuriyet tarihi boyunca olup biten şeyler bugün geldiği nokta itibarıyla Türkiye'yi taşıyacak bir kapasiteye sahip değil. Laikliği savunalım ama bu öyle bir laiklik olsun ki Türkiye'yi taşıyabilsin, anlayabilsin. Türkiye dinle ilgili meselelerini çözemiyor. Bu, mevcut uygulamaların Türkiye'yi taşımadığının en bariz göstergesi. Türkiye'de 70'li yıllardaki radikal dini hareketlerin, din-siyaset, din-toplum çerçevesinde söylediklerinin de Türkiye'yi taşıma imkán ve ihtimali yoktu. Farklı fikirlere sahip olabiliriz. Ama söylediğimiz şeyin Türkiye'ye tekabül eden bir tarafı yoksa bizi kim niye dinlesin?

Asker de farkında

Sizin ortaya çıkardığınız bir tarihi belge var. 27 Mayıs askeri darbesinin birinci yıldönümünde Milli Birlik Komitesi halkın desteğini kazanmak için hazırlattığı '27 Mayıs inkılábının önemi hakkında' başlıklı bu hutbede Demokrat Partililerin dünyada ve ahirette cezalarını çekeceği öne sürülüyor. Geçen haftalarda kamuoyuna yansıyan bir belge de TSK'nın 'askerin motivasyonu için dinin önemine' vurgu yaptığı görülüyordu. Dinin bu denli siyasetin hizmetine koşulması siyaset açısından reel şartların gereği mi?

Diyanet İşleri Başkanlığı, Müslümanların işlerine değil devletin din işlerine bakar. İlahiyat Fakülteleri de böyledir. Bu Türkiye'nin bir gerçeğidir. Türkiye'yi taşıyıp taşıyamayacağı problemine intikal ettiğimiz zaman bu çok ciddi ve sıkıntı verici bir problemdir. Bunun zemin ve kaynağı, Türkiye'de din olmadığı zaman devlet fikrini tesis ve toplumu ayakta tutma imkánının ortadan kalkacağının bilinmesidir. Buna asker de dáhildir.

Türkiye'nin İslamileştiği ve muhafazakárlaştığına dair bir kanaat var. Sizce de böyle mi? 

Hangi muhafazakárlık? Türkiye'de muhafazakárlaşmak dindarlaşmak demektir yani bir İngiliz ve Fransız muhafazakárlığından bahsetmiyoruz. Muhafazakárlıktan kasıt dindarlaşmaksa bu doğrudur. Fakat bu modernleşme ile çatışan bir unsur değildir. Türkiye'de muhafazakárlaşan ve dindarlaşan kesim 'bayağılaşmak' boyutu da olmak şartıyla modernleşen bir karaktere sahiptir. Modernleşme hadisesi aynı zamanda bir tür dinileşme olarak bizim bütün modernleşme tarihimiz içinde cereyan etmiştir. Osmanlı topraklarında ve büyük ölçüde İslam dünyasında modernleşme, dinin içinde meşrulaştırılmış ve bu yolla halka kabul ettirilmiştir.


Diyanet'in misyonu dini tektipleştirmektir


'Türkiye'de teknik manada din eğitimi yok' diyorsunuz. Mevcut din eğitimini ne diye adlandırıyorsunuz?

lLaik eğitim içerisindeki din eğitimidir. Buna imam hatipler de ilahiyat fakülteleri de dahil. Türkiye'de özel üniversitelerin ilahiyat fakültesi açma hakkı yoktur. Her türlü meslek özel okulu vardır ama imam hatip okulu özel okul olarak açılamaz. Daha enteresan bir şey daha var: Türkiye'nin denkliğini tanımadığı tek fakülte ilahiyat fakültesidir. Mesela Harvard'da ilahiyat eğitimi almış kişinin diploması burada geçmez.

Teknik manada din eğitimi... 

Dinin mantığı içerisinde ve netice itibariyle dindar bir kafa yapısı ile yapılan din eğitimidir.

Diyanet'in devlet içindeki varlığını doğru buluyor musunuz?

Evet, Diyanetin devletin içinde muhafaza edilmesi bence doğru bir tercihtir.

Cemaatlere devredilebilirdi?

Edebilirdi ama etmedi mi? Tam tersine cemaatleri zayıflattı ve kontrol altında tuttu.

Cemaatlere devretseydi daha özgür bir dini hayat söz konusu olmaz mıydı? 

Türkiye'de cemaat yok ki, gayrimüslimlere mi devredecek?

Gayrimüslimleri kastetmediğimi biliyorsunuz. Kitabınızda var bu tartışma. CHP'nin 1947'den sonra dillendirdiği bir öneri.

'Batıda laiklik böyledir' diye tartışılıyor. Diyorlar ki biz laikiz ama din işleri devletin vesayeti altında. Böyle laiklik olmaz diyorlar. Türkiye'de bugün Diyaneti devletin çatısı altında olmaktan çıkaralım gibi bir cümleyi bir siyasi parti tüzüğüne koysa bu kapatma sebebidir. Sırf bu yüzden iki parti kapatılmıştır.


Alevilik Türkiye'nin meselesi gibi tartışılmıyor


Diyanet, dinin tektipleşrilmesi misyonu üstlenmiş bir kurum. Bu durumda Alevilikle ilgili bir açılıma yakın durma ihtimali ne?

Diyanet Sünniliğin temsilcisi değildir. Bütün tarih boyunca Diyanet, namazında niyazında olan Alevi köylerine ve Alevi vatandaşlarına Sünnilere hizmet verdiği gibi bir hizmet vermiştir.

Sünnilere verdiği gibi, Alevilerin istediği gibi değil.

Sünnilere hizmet vermek diye bir hukuki ve siyasi statüsü de yok zaten. Ayrıca bugün Alevilik sadece Türkiye'nin meselesi değildir. Özellikle Fransa ve Almanya'nın yarım asırdır siyasi ve akademik çalışmalarla beslediği bir programdır.

Bu, Aleviliği Türkiye'nin problemi olmaktan çıkarmaz ki... 

Tabii ki. Fakat şu anda Diyanet ve devlete dayatılmak istenen şey, Aleviliğin ayrı bir din olarak kabul edilmesidir.


Mardin ve Göle meseleyi çarpıtıyor


Şerif Mardin 'mahalle baskısı'nı anlattığı konuşmasında imam-öğretmen ikileminden bahsetti ve imamın öğretmeni yendiğini söyledi. Bunun üzerine Nilüfer Göle 'Artık imamın kızı öğretmen olmak istiyor' dedi. Sizin babanız çok değerli bir Cumhuriyet imamıydı. Sizce de durum böyle mi?

l Mardin'in de Nilüfer Göle'nin de esas meseleyi saptırmak için bu cümleyi kurduklarını söylememiz lazım. Şerif Mardin bir müddetten beri önceki soğukkanlılığını bir tarafa bırakarak Türkiye'de dinin açık bir tehlike olduğunu dile getirmeye başladı. 'İmam öğretmene galiptir' sözlerini bunun göstergesi. Türkiye'de bu açıklama biçiminin tekabül ettiği hiçbir şey yok, mecaz olarak bile. Bence bunlar Türkiye'de din meselesini tartışmanın önünü tıkayan parlak fakat Türk toplumunu açıklamayan ifadelerdir. Yani Türkiye'de bir imam-öğretmen çatışması ve bunun neticesinde galip gelen taraf diye bir şey olmamıştır.

Kaynak: Halime Gökçe / Star



Bu haber 2,238 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    7,497 µs