En Sıcak Konular

Kızıldere katliamı ve 12 eylül darbesi anıları

30 Mart 2008 11:56 tsi
Kızıldere katliamı ve 12 eylül darbesi anıları 12 Mart 1971'de askeri darbe. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanması. Mahir Çayan'ların Maltepe Askeri Cezaevi'nden firarı..

12 Mart 1971'de askeri darbe. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının yakalanması. Mahir Çayan'ların Maltepe Askeri Cezaevi'nden firarı... Bir dönem film şeridi gibi gözümüzün önünden geçiyor. Söz sanki bir uyarı gibi kulaklarımızda çınlıyor, Hatırla Sevgili. Bu dosyada 'Hatırla ey okuyucu' diyerek hafızaları yoklayıp, Sinan Cemgil'in de öldürüldüğü Nurhak Dağı'ndaki çatışmadan sağ kurtulan Mustafa Yalçıner'e, Kızıldere'de öldürülen Cihan Alptekin'in ablasına, Denizler'in idamına tanıklık eden Halit Çelenk'e, Altan Öymen'e, Fahri Aral'a, Oral Çalışlar'a kulak kabarttık. 30 Mart 1972'deki katliamdan 36 yıl sonra aynı toprakları ziyaret ettik. Ve de karanlık bir dönemin diğer tarafındaki Faik Türün'e, Tahsin Gürdal'a yakından baktık.

Kızıldere'de, fotoğraftaki evde öldürülenler aslında, Denizler'in idamını engellemek için yola çıkmışlardı. Tıpkı Nurhak'a çıkanlar gibi, tıpkı uçak kaçıranlar gibi, tıpkı Meclis koridorlarında idam karşıtı imza toplayanlar gibi...

Acıyı anlatmak mümkün değil
Döndü Arslan, işaret parmağıyla bir tarlayı gösteriyor. Tarlada ağaçların çiçekleri açmamış ama ağaç diplerindeki kuzu pancarı bu mevsimde bolca bulunurmuş, kavurup üzerine bir de baharat dökünce güzel yemeği oluyormuş. Döndü, 1 Mart 1972 doğumlu. Gösterdiği tarlaya en yakın ev olan köylülerin deyimiyle Emür'ün Muhtar Emrullah Arslan) evine yapılan ve 13 kişinin öldürüldüğü operasyondan 30 gün önce doğmuş. Kızıldere'de, kayıtları ciddiye alırsanız 12 Eylül 1980'den sonra adı değiştirilen Ataköy'deyiz. 30 Mart 1972'de düzenlenen operasyondan 36 yıl sonra neler hatırlandığının izlerini takip etmeye çalışıyoruz. İzler hem çok taze hem de üzerine kabuk bağlamış yara kadar eski. Köylülerin hafızasında hem "Mahir (Çayan) kiremitlerin arasından albayla konuşuyordu," diyecek kadar eskiye ait hem de "Ertuğrul'u (Kürkçü) televizyonda gördüm ne kadar da yaşlanmış," dedikleri kadar bugüne dair bir hikâye. Başlangıç yerimiz, çatışmanın olduğu muhtarın evine en yakın yer olan Fadime teyzenin evi. Fadime teyze de hep ikiz çocuk doğurdukları için İkizler denen sülalesinin bireyi. Beş yıl önce köyü ziyarete gelen Selda Bağcan'ın yanağından makas aldığı torunu Şule'yi kucağına alarak konuşmaya başlıyor: "İki çocuk beşikte, askerler evi boşaltırken beşiğin birini evde unutmuşum, geri döndüm beşiği almaya. Etraf cayır cayır yanıyor. Bizi köyün uzağına sürdüler, en son Mahir'in albaya, 'Mehmetçik'e ateş etmeyeceğiz, rütbeliler gelsin,' dediğini duydum." Fadime teyze, Ertuğrul Kürkçü'den yakın bir akrabasından bahseder gibi bahsediyor: "Kocaman silahları başına dayadıklarında, elinde çok az ısırılmış bir somun vardı. Gencecik, güzel bir çocuktu, öyle köyün ortasına sürükleyip götürdüler."

KÖYÜN BAŞINA GELENLER
Kızıldere köyünün sokaklarında yaşı elverenlere 30 Mart 1972'de neler olduğunu sormaya devam ediyoruz. Köylüler sorulara alışık ama bir o kadar da tedirginler. Köylerinin 36 yıldır mimlendiğinden bahsediyorlar; değil askeri okul sınavına girmeyi, devletle ilgili herhangi bir işlerinde bile 'terörist' köy yaftasından kurtulamadıklarını söylüyorlar. Kahveden uzakta belirsiz bir yeri işaret ederek Almus Barajı'nı gösteren birisi: "1966'da baraj yapıldı, köye elektrik 1982'de geldi. Hesap et artık," diyor. Her 30 Mart yaklaştığında askeri araç sayısının artması ve onlara ilaveten, seyyar satıcı sayısındaki artış Kızıldere Köyü'nde sıradan bir hikâye. Köy sokaklarında gezerken Hasan amcayla tanışıyoruz. Helikopteri hayatında ilk defa 30 Mart 1972'de görmüş: "Helikopter kafamızda dönüyor, yukarı mahallede muhtara yakın oturanları tarlalara, aşağı mahalledekileri de daha gerilere sürmüşler." Hasan amcanın 'omzu kalabalık' dediği üst rütbeli bir askerin bazı köylüleri yaka paça dövdüğünü de anlatıyor. Biz yukarı mahalleye çıkıyoruz. Hedefimiz muhtar Emrullah'ın yakın akrabası Hüseyin amcayı ziyaret etmek.

SAĞ KURTULAN DA VARDI
Hüseyin amca operasyon günü dayak yemiş. "Bizim Emrullah çok acı çekti, tırnaklarını dahi söktüler ama onun hiçbir günahı yoktu," diyor. Hüseyin amca, Mahirler'i asıl ihbar edenin Niksar'da daha önce para karşılığı anlaştıkları Hasan Yılmaz olduğunu söylüyor. Hasan Yılmaz, Niksar'da Mahirler'in peşindeki askerleri görünce telaşlanıyor, iki tokat yiyince onları Kızıldere Köyü'ne, muhtarın evine götürdüğünü itiraf ediyor. Korkusunun olmadığını, alınacak bir canının olduğunu söyleyen Hüseyin amcanın anlattığına göre sabaha kadar askerler köyü sarmış, operasyondan yarım saat önce köylüleri muhtarın evinden uzaklaştırmışlar. Bütün köylülerin birleştiği nokta ise, devrin başbakanı Nihat Erim'in "Yakın o köyü, bir köy eksik kalsın, ne çıkar," demesi. Rivayete göre Nihat Erim'in bu sözü operasyon için başlangıç işareti olmuş. Ataköy artık bir belde, ama beldeler yasasının geçmesi halinde, durumlarının akıbeti hakkında şüphe içinde sakinleri. Bir ambulans, greyder ve otomobil, köylünün desteğiyle alınmış, belediye binasının sıvası bile tamamlanmamış. Halit, operasyon günü altı yaşındaymış, diğer akranlarından tek farkı omuzlar üzerinde çatışmayı izlemiş olması. "Akşam namazına doğru silah sesleri kesildi. Sessizlik oldu, sonra Saffet'in (Alp) karnında şarapnel parçasıyla yaralı olarak dışarı çıkarıldığını gördüm," diyor. Halit'in söylediklerini aslında daha sonra Saffet'in ablasının ve de Nihat Erim'in açıklamaları destekliyor. Erim anılarında "Çatışmadan sağ kurtulan var," demişti. Saffet'in ablası da kardeşinin üzerinde hiç kurşun izi olmadığı halde nasıl öldüğünü sormuştu. Köylünün şüpheleri bununla da bitmiyor. Geçen hafta topluca Hatırla Sevgili'nin operasyonla ilgili bölümünü seyretmişler, bolca ağlamışlar ama "Olaylar başkaydı," diyerek itiraz ediyorlar. "Önce Mahir vuruldu ama çatışma bir saat değil, saatlerce sürdü. Cenazeler köy çıkışına kadar at arabasıyla sonra da traktörle götürüldü. Mahir, albaya 'Mehmetçik'i çek, rütbeliler gelsin,' diye bağırdı..." Hatırla Sevgili'nin o bölümü köyde değil, Ünye'de çekilmiş, söylentiye göre karakoldan izin çıkmamış. Köydeki yaşlılar olayı çok net hatırlıyor, orta yaşlılar anıları dinliyor, küçükler ise Hatırla Sevgili dolayısıyla kendilerine anlatılanları yaşıyor ve sonuçta bütün köy hâlâ 30 Mart'ı hafızalarında saklıyor. Tıpkı bahçede oturup Hatırla Sevgili üzerine sohbete daldığımız Menekşe teyze gibi. Köylünün deyimiyle Menevşe ve komşusu Kumaş, torunlarına masal anlatır gibi 30 Mart'ı anlatıyor. Anlattıkları arasında bütün köylünün ortak sözleri haline gelenler bile var: "Mahir, çatışma başlayınca muhtarın çocuklarını pencereden askere verdi..." Mahir, muhtarın eline de bir yazı vermiş: "Muhtar bizim esirimizdir, bize yataklık yapmadı, onu biz zorladık," yazan... Menekşe teyze 'anarşit' gelmiş diye bütün köylünün muhtarın evine hücum ettiğini anlatıyor. "Anarşit dedikleri senin, benim gibi insan," diyor Menekşe teyze. Torunlarına dönerek konuşan Kumaş teyze ise, Ertuğrul Kürkçü'nün yakalandığı samanlığa en yakın yerde oturuyormuş. Gece çocuğunu tuvalete kaldırırken pencerenin altında askerleri görmüş, asker kaçağı komşu çocuğu için geldiklerini sanmış ama o da bütün köy ahalisi gibi gerçeği sabah olunca anlamış. Döndü bizi eve davet ediyor. Yufka arası çökelek, ev yapımı mahlep marmelatı, bolca sohbet. Sohbete ortak olanlardan biri de kayınvalidesi Feride teyze. Feride teyze, kocasına kardeşinin, "Sen evde kal, başıma bir şey gelirse," diyerek cenazeleri traktöre yükleyip gece yarısı Niksar'a doğru yola çıktığı anı anlatıyor. Döndü'nün büyük oğlunun ismi Alaçay. "O isme başka yerde rastlayamazsın," diyor. Alaçay, Kızıldere demekmiş, 'Ala' kızıl, 'Çay' da dere manasında. Döndü, köy halkından bazılarının çocuklarına Mahir ismini koymak istediğinden bahsediyor ama devletin mimlediği köy ahalisi için böyle bir girişim söz konusu olmamış. Aradan 36 yıl geçti. O yıl doğan Döndü'nün üç çocuğu var, birisinin adı Alaçay, Kızıldere manasında...
Mahir Çayan ve diğer öğrenci liderlerinin katliamlarla öldürülmesinin başlangıcı, sola karşı yapılan 12 Mart 1971 darbesiydi. Bu darbenin simgesi ise İstanbul Sıkıyönetim Komutanı, Orgeneral Faik Türün'dü. Mahir Çayan, Faik Türün'ün yönettiği ve birçok arkadaşının da öldürüldüğü operasyonlardan kurtulmak için Anadolu'ya geçmişti. Ancak Faik Türün'ün oluşturduğu özel ekipler, gençleri Kızıldere'de öldürdü. Ziverbey Köşkü'ndeki işkenceli sorgularla da özdeşleşen Türün, 17 Ekim 1913'te Bursa'da doğdu. Ailesi, Faik Türün'ü normal bir okulda okutamayacak kadar yoksuldu. Ailenin isteği oğullarını askeri okula vererek masraflardan kurtulmaktı. Öyle de oldu. Faik Türün, Bursa Işıklar Askeri Okulu'na yatılı olarak başladı. Hem de ilkokul kısmından. Liseden sonra girdiği Harbiye'yi 1933'te bitirdi. Harp Akademisi'nden ise 1942'de çıktı. Kurmay binbaşı olduğunda Kore Savaşı başlamıştı. Faik Türün de ikinci Türk tugayında görevli olarak Kore'ye gitti. Tugayın en önemli birimi olan harekattan sorumlu oldu. Amerikalılarla çok yakın çalıştı. Hatta yakalanan ajanların sorgulamasında Amerikalılarla birlikte görev aldı. Bu sırada Amerikan özel harp tekniklerini de öğrendi. Buradaki sorgulama ve eğitimler sonunda içindeki komünist düşmanlığı iyice arttı. Dönüşte de zaten Amerika tarafından 'gümüş yıldız' nişanıyla ödüllendirildi.

VATAN İÇİN YAPMIŞ...
12 Mart darbesiyle birlikte İstanbul Sıkıyönetim Komutanı olarak atandı. İstanbul'daki işkenceli sorguların en üst rütbeli sorumlusuydu. Kore Savaşı'nda Amerika kamplarında öğrendiği esirleri sorgulama tekniklerini, Ziverbey Köşkü işkencelerinde uygulamasıyla ünlendi. Onlarca aydın, sanatçı ve yazar bu işkence tezgâhlarından geçti. Darbeden iki yıl sonra da Birinci Ordu Komutanı olarak emekliye ayrılan Türün, aynı yıl 17 Ekim tarihli Yankı dergisine verdiği demeçte ilk itirafında bulundu: "Kadıköy'deki köşkü, kontrgerilla örgütüne özel olarak hazırlattım." Daha sonraki demeçlerinde ise işkencelerin 'gerekçesini' açıkladı: "Ne yaptıysak vatan için yaptık." Türün'ün tepki gösterdiği soru ise Ziverbey Köşkü'nde yeni işkence metotlarının uygulanmasıyla ilgili oldu: "Dün ne olduysa ne yapıldıysa bugün de onlar olmuştur. Biz yeni bir metot tatbik etmedik." Türün, emekliye ayrılmadan önce Süleyman Demirel'in desteğiyle Kara Kuvvetleri Komutanı yapılmak istendi. Ancak diğer askerler karşı çıkınca emekliye sevk edildi. Eşref Akıncı yeni kara kuvvetleri komutanı olunca Türün de devlete küstü! Süleyman Demirel, bir sonraki seçimde Türün'ün gönlünü aldı! Türün artık Adalet Partisi milletvekiliydi. Demirel, yıllar sonra, 12 Eylül darbesinden önce Faik Türün'ü bu kez de cumhurbaşkanı yapmak istedi. Ama yine başarılı olamadı. 12 Mart'ın 'kudretli paşası' Türün için 12 Eylül darbesinden sonra her şey tersine gitmeye başladı. Öldürülme korkusu sardı. Bu nedenle artık dışarı bile çıkmıyordu. Bu korku sürerken ciddi bir felç geçirdi. Ömrünün son beş yılında yatağa mahkûm oldu. Orgeneral Türün, 15 Şubat 2003'te yaşamını yitirdi.

OPERASYONUN TEĞMENİ
Mahir Çayan ve arkadaşlarının öldürüldüğü Kızıldere katliamında görev alan devlet görevlileri de zamanla tek tek ortaya çıktı. Bazıları anılarında operasyona katıldıklarını anlattı, bazıları tanıkların ifadeleriyle belirlendi. Operasyonun en tepesinde iki önemli isim vardı: MİT Müsteşarı Korgeneral Nurettin Ersin ve Jandarma İstihbarat Daire Başkanı Vehbi Parlar. Bir komando birliği de Nevşehir'den Kızıldere'ye getirildi. Özel harp eğitimi almış jandarma subay ve astsubayları da sevk edildi. Evi ateşe tutan ekibin başında ise özel harp eğitimli jandarma teğmeni vardı: Mustafa İlerisoy. Hatta ilk ateş eden de İlerisoy'du. Operasyonda MİT yöneticisi Mehmet Eymür, İstanbul Daire Başkan Yardımcısı Albay Yaşar Savaş ve yine teşkilattan Necdet Akın vardı. MİT Ankara Bölge Başkanı Albay Süleyman Yenilmez de oradaydı. Hatta Mustafa İlerisoy, operasyonu yaşının büyük olması ve tecrübesinden dolayı Süleyman Yenilmez'in yönetmesi önerisini getirdi. Ama Süleyman Yenilmez yorgun olması nedeniyle kabul etmedi. Kızıldere katliamındaki 'başarısı' nedeniyle Mustafa İlerisoy önce takdirname aldı, ardından da ödüllendirildi. Birkaç ay sonra da üsteğmen yapıldı. Ama bu İlerisoy'un içinde yer aldığı ilk derin devlet operasyonu değildi. İlerisoy, 12 Mart öncesinde de Ankara'daki komando kamplarında ülkücülere eğitim veren subaylardandı. İlerisoy, asteğmen Doktor Necdet Güçlü'nün 13 Nisan 1970 günü öldürülmesinde kullanılan iki silahtan birinin de sahibiydi. İlerisoy'un silah, '6815248' seri numaralı ordu malıydı. Diğer silah ise yine teğmen Fehmi Altınbilek'e aitti. Altınbilek de TİKKO örgütü lideri İbrahim Kaypakkkaya'nın yakalandığı ve işkenceyle öldürüldüğü operasyonu yapan ekibin başındaydı. Altınbilek, daha sonra hem Abdi İpekçi cinayeti hem de 1990'lı yıllardaki Susurluk döneminde yeniden gündeme geldi. Kızıldere katliamının, başındaki Mustafa İlerisoy ise bir daha gündeme gelmedi.
"Kızıldere'de 10 arkadaşımız öldürüldüğünde ben Mamak Cezaevi'ndeydim. Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Aslan hakkındaki idam cezası Yargıtay'da onaylanmıştı. Konu Meclis'in gündemindeydi. Onlar yanımızdaki hücrelerde kararı bekliyorlardı. Mahir Çayan ve dört arkadaşı İstanbul'da, Maltepe Askeri Cezaevi'nden tünel kazarak kaçmışlardı. Polis peşlerindeydi. Belli ki Mahir Çayan ve arkadaşları, Denizler için bir şeyler yapmaları gerektiğini düşünüyorlardı. Kızıldere yolculuğu böyle başlamıştı. Onlar bir şekilde çaresizlik içinde kapana kıstırılmışlardı, demek daha doğru olur. Kızıldere katliamını 12 Mart askeri darbesinin koşulları içinde değerlendirmek gerekir. Türkiye'de bir askeri darbe yapılmıştı. Bu askeri darbenin şimdi anladığımız kadarıyla asıl nedeni, ordu içindeki iki kanadın birbirine üstün gelmesi çabasıydı. Bir kanat 'solcu' darbe yapmayı planlarken, diğer kanat daha değişik bir müdahaleyi, Meclis'in varlığının devam ettiği bir müdahaleyi tercih etmişti. Darbe giderek sertleşti. Bu sertleşmeyi tırmandıran nedenlerden birisi de İstanbul'daki İsrail Başkonsolosu Efraim Elrom'un, Mahir Çayan ve arkadaşları tarafından kaçırılması ve öldürülmesiydi. Darbe, ordu içindeki hesaplaşmadan çıkıp solun bastırılmasına dönüştü. Kızıldere, bir umutsuzluk isyanıdır. Kızıldere operasyonunun arkasındaki güçlerin acımasızlığı, ülkemiz tarihinin en kanlı operasyonlarından birine sebep oldu. Kızıldere'ye, Denizler'in idama gönderildiği koşullar içinde bakmak gerekir. Öyle bakınca bu olayı 20 yaşının hemen üstünde olan ve arkadaşları hiç yoktan idama giden gençlerin kahramanlığı, gözüpekliği ve çılgınlığı olarak değerlendirebilirsiniz. Aradan 36 yıl geçtikten sonra bakınca her şeyi daha farklı değerlendirmek mümkün. Arkadaşlarımız acaba oraya doğru bilinçli olarak mı yönlendirildiler? Bir kuşağın bütün öncü isimlerini topluca imha edebilmek için önceden kurulmuş bir tezgâhın içine mi düştüler? Tabii, daha sonraki yıllarda Denizlerin, Mahirler'in, İbrahimler'in birer mite dönüşmesinin nedeni de yaşadıkları ve karşılaştıkları acımasızlıktır. O zaman ne devrimci durum vardı, ne de bizlerin devrim yapabilecek gücü. Dünyadaki gelişmelerden etkilenmiştik. Denizler, Küba devrimini bir örnek olarak görüyorlardı. Castro ve arkadaşlarının yaptıklarını yapabileceklerine inanıyorlardı. Mahirler de değişik bir şekilde benzer bir anlayış içindeydiler. İbrahim Kaypakkaya ise köylerden şehirleri fethedeceğine inanıyordu. Kızıldere, 1960'larda başlayan devrimci gençlik hareketinin bir anlamda sonuydu. 68 kuşağının öncüleri orada son nefeslerini verdiler. Türkiye'yi yöneten, askeri darbelerle sürekli ülkemizdeki demokrasinin önüne set çeken derin devlet, hâlâ 68 kuşağıyla barışmadı. Hâlâ o gençlerin hayaliyle dövüşmeye devam ediyor. Biz ise, bugün aramızda olabilecek onlarca arkadaşımızı acımasız katliam ve idamlarda yitirmenin acısını, öfkesini yaşıyoruz. 12 Mart darbecileri de, 12 Eylül dabecileri de, bugün hâlâ darbe peşinde koşanlar da bu ülkeye çok zarar verdiler. Kızıldere'yle, biz 68 kuşağının da, bu alçak katliamı gerçekleştiren 'derin devlet'in de yüzleşmesi gerekiyor. Bu mümkün mü, bundan emin değilim... Orada yitirdiğimiz arkadaşlarımı sevgiyle, özlemle anıyorum. Bunun, bizler için ne büyük bir acı olduğunu anlatmam mümkün değil..."
ORAL ÇALIŞLAR (Gazeteci - yazar)

sabah-pazar


Bu haber 19,926 defa okundu.


Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.




    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    9,632 µs