En Sıcak Konular

Gülay Göktürk
Bugün

Gülay Göktürk
0 0 0000

Claudia Roth’un hırkası



Yazılanlar doğruysa, Almanya Yeşiller Partisi Eşbaşkanı Claudia Roth Başbakan Erdoğan'la görüşmeye tam girecekken kolsuz elbisesinden rahatsız olmuş ve üstüne bir hırka giymiş. Bu da mahalle baskısının örneği olarak gösteriliyor.

 Yani bunun üstüne diyecek söz yok gerçekten. Claudia Roth "mahalleden" bile değil. Bu ne mahalle baskısıymış ki, bırakın mahallenin sınırlarını, ülke sınırlarını aşıp başka diyarların kadınlarını bile korkutuyor. Şaka bir yana, son derece gereksiz bir şey yapmış Claudia Roth. Büyük ihtimalle küçük bir jest olarak düşündüğü bu hareketin, Türkiye'de tabandan gelecek bir "şeriatçı devrim"e örnek olarak gösterileceğini bilemezdi tabii.

Ama yine de doğru değil yaptığı. Tayyip Erdoğan'ı koyu şeriatçı biri olarak görseydi bile -ki öyle görmediğini biliyoruz - onun karşısında "kendi" olarak bulunmayı tercih etmeliydi. Başbakan onu makamına kabul ediyorsa "olduğu gibi" kabul etmesini beklemeliydi. Eğer kendisi, çıplak kollarını gözler önüne sermenin erkekleri rahatsız etmemesi gerektiğini düşünüyorsa; bunda bir çirkinlik, müstehcenlik görmüyorsa,-ki görmediğini biliyoruz- "Rahatsız oluyorsa onun sorunu" diyebilmeliydi. Sadece Ruth değil, hepimiz diyebilmeliyiz bunu. "Muhafazakarlaşan bir Türkiye" tablosundan endişe ediyorsak; AK Parti'nin iktidarda bulunuşundan cesaret alıp toplumsal iklimi dönüştürmeye kalkışanlar çıkacağından korkuyorsak özellikle diyebilmeliyiz. Ve bilmeliyiz ki, bu korkunun çaresi başka hiçbir yerde değil, kendimizde... Teker teker hepimizin kendi hayat tarzımıza sahip çıkma kararlılığımızda... Aslında mesele ne sadece muhafazakar baskı ne de sadece bugünün meselesi...

Hepimiz "elalem ne der" "çevre ne gözle bakar" "toplum nasıl karşılar" endişeleriyle büyümedik mi? Hepimize her zaman ve her yerde bukalemunlar gibi yaşamak öğretilmedi mi? Çoğunluk içinde "kara civciv" olma korkusu hep kâbusumuz olmadı mı? O zaman AK Parti mi vardı iktidarda? Kimimiz çevreyle uyum adına kendimizin olmayan hayatlar yaşamayı göze aldık; öyle uzun süre öyle acımasız bir otosansür uyguladık ki kendimize, sonunda bize dayatılan tarzı içselleştirip gerçekten öyle biri olduk.

Kimimiz kendi tutuculuklarımızı topluma mal edip "Ah şu toplumsal baskılar olmasaydı" diye iç çeke çeke yaşadık gittik; aslında topu attığımız o toplumun minicik bir parçasını da kendimizin oluşturduğunu fark edemeden.

Ama kimimiz de direndik. Karşı çıktık, mücadele ettik. Kendi doğrularımıza, kendi ahlaki değerlerimize ihanet etmeden yaşamakta ısrar ettik. Direnenler daima karlı çıktılar. Zaman zaman bazı bedeller ödediler elbette. Ama ödedikleri bedel kazançlarının yanında devede kulak kaldı. Yaşadıkları her anı "bu benim hayatım ve onu ben seçtim" diye hissederek yaşamanın tadını çıkardılar. Bir de, böyle bildikleri gibi yaşamaya koyulunca fark ettiler ki aslında bu "toplumsal baskı" denen şey, siz onu yok sayınca gerçekten de yok oluyor; size işlemiyor, dişini geçiremiyor; biraz sıkı durabilirseniz sizin hayatınızdan çekip gidiyor. Ama siz onu biraz şımartırsanız tepenize çıkıyor, hayatınızı cehenneme çeviriyor...

* * *

Evet, bazıları için toplumsal baskı hep vardı ve bundan sonra da olacak. Toplumsal baskıdan kurtulmak için baskı yapmayacak iktidarlar seçmek yetmez. Bireyi toplumdan gelen baskılara karşı koruyabilecek bir iktidar yoktur çünkü. Hiçbir iktidar başkalarına aşağılayıcı bakışlarla bakanları sokaklardan toplayacak bir polis teşkilatı kuramaz; ayıplamayı yasaklayan kanunlar çıkartamaz; kimseyi filancayı tecrit ettin, arkadaşlık kurmadın diye mahkeme karşısına çıkaramaz. İnsan bu baskılardan ancak kendi kendisini korur. Bazen kulağına çalınan "karafatma" laflarına gülüp geçerek örtünmeye devam etmekle; Bazen de bir hırkayı giymemekle..


Bu yazı 694 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 3 Ekim 2008 Krizler ve sebep sonuç ilişkileri
    • 12 Temmuz 2008 Ergenekon Davasını bekleyen tehlikeler
    • 12 Haziran 2008 Cumhuriyet Çalışma Grubu
    • 28 Mayıs 2008 “Yalnız ve güzel ülkem”
    • 25 Mayıs 2008 Tam Gün Yasası 2
    • 21 Mayıs 2008 Tam Gün Yasası
    • 18 Mayıs 2008 Hukuk dersi
    • 14 Mayıs 2008 Kraliçe bilecek mi?
    • 9 Mayıs 2008 Patinaj ve bıkkınlık
    • 7 Mayıs 2008 "Dini ticarete alet etmek"
    • 30 Nisan 2008 Taksim neyin sembolüdür?
    • 25 Nisan 2008 “CHP'yi kurtarmak”
    • 23 Nisan 2008 Doğurun, ama bize güvenerek doğurmayın
    • 20 Nisan 2008 Hizmet yarışı olarak siyaset
    • 16 Nisan 2008 Vazoda büyüyenler
    • 9 Nisan 2008 “Kökü dışarda”
    • 30 Mart 2008 "Eğer kapatma davası açılırsa..."
    • 28 Mart 2008 Reform kuşa dönmesin
    • 26 Mart 2008 Meşru müdafaa
    • 19 Mart 2008 Asıl ihtimal Anayasa Mahkemesi’nin reddetmesidir

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    5,532 µs