En Sıcak Konular

Ahmet Altan
Taraf

Ahmet Altan
0 0 0000

Emine



Biz ilkokulda onunla sınıf arkadaşıydık.


Ankara Koleji’nin 1 A sınıfı küçük bir “kabine” gibiydi.


Cumhurbaşkanın torunu, milli eğitim, ticaret, sağlık bakanlarının kızları, milletvekillerinin çocukları.


Aralarında “muhalefeti” ben temsil ediyordum.


Gencecik bir muhalif gazeteci olan babam binbir zorluk içinde beni o okula gönderiyordu.


Okulun taksitlerini ödeyebilmek için neler çektiğini daha sonra kendi çocuklarım olduğunda anladım.


Ben beş yaşındaydım.


Yatılı okuyordum.


Emine’yi seviyordum.


Şimdi inkâr ediyor ama bence o da beni seviyordu.


Bazen kocaman siyah bir araba gelir, ikimizi alıp “Köşk”e götürürdü.


Bizi bir odaya koyarlar, şık tepsilerde akşam kahvaltıları getirirlerdi.


Biz oyunlar oynardık.


Sonra kapıdan bir baş uzanır ve o uğursuz cümleyi söylerdi.


“Hadi, gitme vakti.”


Beni yeniden arabaya koyup okula gönderirlerdi.


Okulu hiç sevmezdim.


İçim sıkışırdı dönüş yolunda.


Sonra biz İstanbul’a taşındık.


Galiba gizlice ağlamıştım Emine’den ayrıldığım için.


Sonra 27 Mayıs darbesi oldu.


Ben sevinmiştim.


Çünkü son dönemlerinde gazeteci tevkifatına hız veren Demokrat Parti’nin babamı da tutuklatacağına dair bir şeyler çarpmıştı kulağıma.


Babamın kurtulduğunu düşünmüştüm.


Emine’nin dedesi için üzülmüştüm ama.


Onun izini kaybettim yıllarca.


Bir ara Oxford’a gittiğini duydum.


Ve, çok çok uzun zaman sonra karşılaştık.


Profesör olmuştu.


Çok veluttu, Türk uygarlığı ve kültürü hakkında ardı ardına kitaplar yazıyor, Türkî cumhuriyetleri dolaşıyor, bilgiler topluyordu.


Hiç rastlamadığım türden bir mizah duygusu, her şeyle dalga geçebilen olağanüstü bir espri anlayışı, sakin ve her konunun derinliğine bir iki cümleyle inebilen bir anlatım tarzı, kibar bir gülümsemesi, çok soylu bir tevazuu ve fazla göze sokmadığı bir Türklük tutkusu vardı.


Hayatın küçük ayrıntılarından eğlenceli hikâyeler çıkartıp anlatırdı.


Politikadan fazla konuşmazdık.


Finlandiya’nın eski cumhurbaşkanının yeğeni olan kocası Esko’yla daha fazla politika konuşurduk.


Emine, son olarak Yassıada ile ilgili bir kitap hazırladı.


Ayça da onunla bir konuşma yaptı.


Bugün bizim gazetede okuyacaksınız.


Ben okudum.


Onu görmediğim yıllarda neler yaşadığını anladım.


On yaşında bir çocuğun “ev hapsine” annesi ve anneannesiyle birlikte ev hapsine alınmasını...


Kapılarında bir manga askerin beklemesini...


Yedikleri yoğurtların “içinde bir mesaj” olmasın diye karıştırılmasını...


İlkokul bitirme sınavına bir askeri ciple götürülmesini, tek başına bir odada sınava sokulmasını...


Diplomasındaki resminin yırtılmasını...


Dedesi yüzünden hiçbir okulun onu kabul etmemesini...


Bir yıl okulsuz kalmasını...


Darbeden devrilenlerin çocuklarını öğretmenlerin, o zamanlar DP’lilere takılan adla, “kuyrukların çocukları ayağa kalksın” diye çağırdıklarını...


Bunları okudum.


Çocuklara kadar ulaşan bu “nefret” içimi acıttı.


Bir toplumun böylesine bir nefrete saplanması, çocukları bile nefrete kurban etmesi, çocukları bile korumaması için hastalanması gerektiğini düşündüm.


Ve, sonra düşündüm ki neredeyse aynı nefret bugün de yaşanıyor.


Bugün de darbe olsa sevinecek, darbeyle devrilen insanların çocuklarından da intikam alabilecek birileri yaşıyor bu ülkede.


Elli yılda birçok şey değişmiş ama nefret potansiyelimiz hiç değişmemiş.


Demokrasinin içine sığdırmakta zorlandığımız bir öfkemiz var.


Kırıp dökmek istiyoruz.


Küçücük çocuklar, dedelerinin, babalarının çarptırıldığı “idam” kararlarını bir gece duysunlar istiyoruz.


Emine’nin Ayça’ya anlattıklarını nasıl anlattığını, nasıl sakin bir ses tonuyla konuşmuş olduğunu tahmin ediyorum.


O sükûnetle anlatmıştır...


Ama ben aynı sükûnetle okuyamadım.


Bir çocuğun yaşadıkları, çektiği acılar yaraladı beni biraz.


Bir daha çocuklar böyle şeyler yaşamasın istiyorum.


Bu nefreti yatıştırmanın yolunu bulabilmek isterdim.


Bunu beceremeyeceğimi biliyorum.


Ve, bu nefret, Emine’nin çektiklerini okumak kadar acı veriyor bana.



Bu yazı 660 defa okundu.






Yorumlar

 + Yorum Ekle 
    kapat

    Değerli okuyucumuz,
    Yazdığınız yorumlar editör denetiminden sonra onaylanır ve sitede yayınlanır.
    Yorum yazarken aşağıda maddeler halinde belirtilmiş hususları okumuş, anlamış, kabul etmiş sayılırsınız.
    · Türkiye Cumhuriyeti kanunlarında açıkça suç olarak belirtilmiş konular için suçu ya da suçluyu övücü ifadeler kullanılamayağını,
    · Kişi ya da kurumlar için eleştiri sınırları ötesinde küçük düşürücü ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi ya da kurumlara karşı tehdit, saldırı ya da tahkir içerikli ifadeler kullanılamayacağını,
    · Kişi veya kurumların telif haklarına konu olan fikir ve/veya sanat eserlerine ait hiçbir içerik yayınlanamayacağını,
    · Kişi veya kurumların ticari sırlarının ifşaı edilemeyeceğini,
    · Genel ahlaka aykırı söz, ifade ya da yakıştırmaların yapılamayacağını,
    · Yasal bir takip durumda, yorum tarih ve saati ile yorumu yazdığım cihaza ait IP numarasının adli makamlara iletileceğini,
    · Yorumumdan kaynaklanan her türlü hukuki sorumluluğun tarafıma ait olduğunu,
    Bu formu gönderdiğimde kabul ediyorum.





    Diğer köşe yazıları

     Tüm Yazılar 
    • 19 Ağustos 2009 Mafya, TÜSİAD, Türkiye...
    • 3 Ekim 2008 Korkmalı mıyız?
    • 16 Ağustos 2008 Yavaşlık
    • 14 Ağustos 2008 Ne oldu şimdi?
    • 12 Ağustos 2008 Ayıklamak
    • 30 Temmuz 2008 Dışarıda kim kaldı?
    • 18 Temmuz 2008 Yalanlar, gerçekler, sorular...
    • 16 Temmuz 2008 Çete
    • 14 Temmuz 2008 Emine
    • 12 Temmuz 2008 Dindarlar ve demokrasi...
    • 5 Temmuz 2008 Darbe ve medya
    • 28 Haziran 2008 Solculuk ve dindarlık, zavallılık mıdır?
    • 27 Haziran 2008 Bir darbe yandaşı
    • 26 Haziran 2008 Travma
    • 21 Haziran 2008 'Düşman değiliz be paşalar'
    • 13 Haziran 2008 Yeni sorun ihtiyacı...
    • 12 Haziran 2008 Anlamak için...
    • 2 Haziran 2008 Altınların parlaklığı...
    • 1 Haziran 2008 Fırsatçılık ve pusu
    • 28 Mayıs 2008 Her Türk asker doğar

    En Çok Okunan Haberler


    Haber Sistemi altyapısı ile çalışmaktadır.
    6,427 µs